Fetret Devri’nin Ankara’da bıraktığı iz, yalnızca bir tarih sayfası değildir; bu iz, yüzyıllar boyunca silinmeden taşınmış bir hafızadır. Devletin merkezî iradesi çözüldüğünde, bu şehir ne bütünüyle sahneden çekilmiş ne de iddia sahibi bir güç odağına dönüşmüştür. Ankara’nın tarih içindeki tavrı, her zaman olduğu gibi burada da ölçülü ve temkinlidir. Bu temkin, Türk devlet geleneğinin kriz zamanlarında başvurduğu en eski reflekslerden biridir.
Ankara Savaşı’ndan sonra yaşanan çözülme, devletin merkezinin ne kadar hayati olduğunu açık biçimde göstermiştir. Merkez askıya alındığında, uçların kendi başına savrulması kaçınılmaz hâle gelir. Fetret Devri’nde yaşananlar, bu savrulmanın sınırsız olmadığını da ortaya koyar. Çünkü merkez fikri bütünüyle terk edilmemiştir. Ankara, bu fikrin coğrafyada tutunabildiği alanlardan biri olarak varlığını sürdürmüştür. Bu varlık, açık bir iktidar biçiminde değil; bekleyen, saklanan ve zamanı kollayan bir hafıza şeklinde kendini göstermiştir.
Bu hafıza, yüzyıllar sonra Osmanlı Devleti’nin son döneminde yeniden canlanacaktır. İmparatorluğun çözülme süreci hızlandığında, merkezî irade tekrar zayıflamış, devletin yönetim kabiliyeti ciddi biçimde aşınmıştır. Bu durum, tarihsel bakımdan yeni değildir. Daha önce de yaşanmıştır. Ve her seferinde benzer bir soru ortaya çıkmıştır: Devlet, yeniden nerede toparlanacaktır?
Bu sorunun cevabı, 20. yüzyılın başında da Ankara’yı işaret etmiştir. İstanbul’un işgal altında olduğu, siyasî karar alma mekanizmalarının felç olduğu bir ortamda, yeni bir merkez arayışı kaçınılmaz hâle gelmiştir. Ankara’nın tercih edilmesi, yalnız güvenlik ya da coğrafî gerekçelerle açıklanamaz. Bu tercih, daha derin bir tarihî sezginin sonucudur. Millet, daha önce devletin nefes aldığı yeri hatırlamıştır.
Millî Mücadele’nin Ankara’da şekillenmesi, bu nedenle bir tesadüf değildir. Bu şehir, geçmişte olduğu gibi yine yeniden başlama iradesinin mekânı olmuştur. Fetret Devri’nde nasıl ki devletin tamamen dağılması Ankara’nın sunduğu denge sayesinde engellenmişse, 1919 sonrasında da milletin bütünüyle çözülmesi yine burada durdurulmuştur. Ankara, tarih boyunca aynı rolü farklı dönemlerde üstlenmiştir.
Bu rolün en dikkat çekici yönü, Ankara’nın hiçbir zaman duygusal bir merkez olmamasıdır. Burada coşku değil, karar öne çıkar. Millî Mücadele yıllarında Ankara’da kurulan siyasî dil, bunun açık göstergesidir. Gösterişten uzak, sade ama kararlı bir üslup… Bu üslup, bozkırın sertliğinden değil; tarihî tecrübenin ağırlığından beslenir. Ankara, geçmişte yaşadığı kırılmaları unutmamış, ama onlara takılıp kalmamıştır.
Bu noktada başkentlik meselesi yeniden düşünülmelidir. Ankara’nın başkent oluşu, bir kopuş değil; bir devamlılıktır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte rejim değişmiş olabilir; fakat devlet fikri tamamen kesintiye uğramamıştır. Bu fikrin mekânsal sürekliliği Ankara üzerinden sağlanmıştır. Ankara, bir kez daha devletin kendini yeniden tarif ettiği yer olmuştur.
Başkentlik kararının kalıcılığı, bu tarihî derinlikle doğrudan bağlantılıdır. Eğer Ankara yalnızca geçici şartların ürünü olsaydı, başkentlik de geçici olurdu. Oysa Ankara, daha önce de devletin en zor anlarında denge sağlayabilmiş bir merkezdir. Bu yeteneğini yüzyıllar boyunca korumuştur. Fetret Devri’nde, Osmanlı’nın son döneminde ve Millî Mücadele’de aynı refleks devreye girmiştir.
Ankara’nın Türk tarihindeki yeri, işte bu tekrar eden rolde saklıdır. Bu şehir, ne ilk bakışta parlayan ne de kolay tüketilen bir merkezdir. Ankara, yük taşıyan bir şehirdir. Devlet yıkılma eşiğine geldiğinde bu yük ağırlaşır; ama Ankara bu ağırlığın altında ezilmez. Tarih, bu dayanıklılığı defalarca sınamış ve her seferinde benzer bir sonuçla karşılaşmıştır.
Buradan bakıldığında Ankara’nın başkentliği, bir tercihin ötesinde bir zorunluluk olarak belirir. Türk tarihinin en önemli duraklarından biri olan bu şehir, devletin hem kırıldığı hem toparlandığı anların hafızasını taşır. Bu hafıza, onu sıradan bir idare merkezinden ayırır. Ankara, Türk devlet aklının kendini koruma refleksinin mekâna bürünmüş hâlidir.